MAKALELER

15 Temmuz Zaferi’nin Psikolojisi

15 Temmuz Zaferi’nin Psikolojisi

15 Temmuz gecesi,  yavaş yavaş uyku moduna geçerken insanlar, bir anda, sosyal medyada, TV’de sıradışı bir hareketlilik. Kopuk kopuk haberler, mesajlar, alt yazılar geçmeye başlıyor. Gündelik hayatta pek de sık kullanmadığımız  ‘askeri kalkışma, emir komuta zinciri, TSK’dan bir grup azınlık, F-16’ gibi kelimeler telaffuz edilirken, zihinlerimiz bu parçalardan anlamlı bir bütün oluşturmaya çalışıyordu. Şokun ilk evresi ‘donakalma’ hali tüm milleti kısa bir süreliğine sarmıştı.

TRT’de okunan bildiriyle bilincimiz süreci anlamlandırmaya başladı. ‘TSK yönetime el koymuştur, ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı’ gibi tüyler ürpertici ifadeler işitildi. TRT’den bildiri okutmak nostaljik bir eğilim değil, darbecilerin halka uyguladığı psikolojik bir müdahaleydi. O ana kadar anlayamadık ama hepimiz bu cümleleri biliyorduk. Bu cümleler ‘toplumsal hafıza’ mızda bir lanet gibi kayıt altına alınmıştı. Bu yayınının halkı sindirmesi öngörülmüştü belli ki, halkın önceki darbelerdeki davranışını tekrar edeceği, evlerinde kalacağı beklenmişti. Fakat kısa süre içinde vatan savunması için halka çağrı yapılması, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık makamının hala güvende olduğunu bilmek, önceki darbelerin acı izlerini taşıyan, merhum Menderes’e sahip çıkamamış olmanın yıllarca ezikliğini, utancını yaşayan halk için ne denli itici bir güç olduğu kestirilememişti.

O geceyi ancak kalbimizle okuyup anlayabiliriz, çünkü söz konusu olan bir kahramanlık hikayesi, öte yandan bir halkı bir gecede kahraman yapan sürece psikoloji bilimi boyutundan nasıl bakılabilir?

‘Bizim tüm eylemlerimiz haz almak ve acıdan kaçmaya yöneliktir, insan haz prensibi tarafından yönetilir’ diyen Freud sanırım o geceyi görse acı ve haz kavramlarını yeniden tanımlar, teorisine ‘vatan, hürriyet, şehadet’ gibi kavramları eklerdi. Jung ise ‘kollektif bilinçdışı’ kavramıyla o gecenin ruh halini biraz aydınlatabilse de, teorisindeki ‘arketip’ kavramı tüm insanlık için ortak anlamlar içeren evrensel bir formdur, ve sadece Türk Milleti örneklemine has davranışları açıklayacak milli-kültürel bir ayağı yoktur.

Toplumsal hafızanın birey davranışı üzerindeki etkisi modern psikoloji teorilerinin kör noktalarındandır. Sosyal psikolog Kağıtçıbaşı’nın dediği gibi, ‘Türkiye hem bireyci hem toplulukçu kültür yapısına sahiptir’ ve ‘bireyci kültür’ yapılarından üretilen psikoloji teorileri Türk insanını açıklamakta eksik kalabilir. Bu nedenle direnişin ilk anını açıklamak için ‘milli/ulusal kimlik’ ve ‘toplumsal hafıza’ya başvurabiliriz.

Milli kimlik, Türk insanının nevi şahsına münhasır özellikleri barındırır, bu toprağın ortak hikayelerinden beslenir,  kişinin vatanıyla, bayrağıyla ünsiyet kurmasını sağlar. Milli kimlik çocukken dinlediğimiz kahramanlık hikayeleriyle, okulda öğrendiğimiz Çanakkale zaferi, dedemizin anlattığı Kurtuluş Savaşı destanı, büyükannemizin bayrağı öpüp alnına koymasıyla inşaa edilir. Milli kimlik diğer alt sosyal kimliklerden ve siyasi kimlikten ayrı bir düzeydir. Direnişin ilk anını sosyal kimlik ile açıklayamayız zira henüz organize olmuş bir hareket yoktu, bir anda evden çıkanlar sosyal bir etkiyle değil bireysel motivasyonla hareket ettiler. Benzer şekilde siyasi kimlik de ilk çıkış anını yeterince açıklamaz. ‘Tanka karşı duran Metin Bey’ örneğinden bildiğimiz gibi, meydanlarda ‘hiç oy kullanmadım’ diyenler ve farklı siyasi görüşten insanlar vardı.  Bu durumda, o gece milli kimlik diğer tüm sosyal alt kimlikleri geride bırakmıştır diyebiliriz ve ulusal kimliğin o anda etkin olmasını ‘toplumsal hafıza’nın tetiklenmesi ile ilişkilendirebiliriz.

Toplumsal hafıza, doğrudan deneyimlemediğimiz fakat nesilden nesile aktarılan, toplumun ortak geçmişine ait olay ve olgularla doludur. Bu toprağın hikayelerinin toplamıdır. O gece, merhum Menderes’in hatırası, darbelerin izleri, postal sesleri, TRT’den yayılan bildiri gibi parçalar bu hafızayı tetikledi ve sandık açıldı. Yurt genelinde okunan selalar da etkili bir toplumsal koddur ve  halkı harekete geçirmekte önemli bir fonksiyon üstlendiği söylenebilir. O anda halk toplumsal hafızasındaki darbelerin lanetli izleriyle milli kimliğine bürünerek yeniden hesaplaşmaya çıktı.

‘Ölüm’ o gece bir kaygı unsuru gibi deneyimlenmedi. Hatta ‘ölmek’ kavramsal olarak yeniden tanımlandı.  Silahlara karşı durabilmek, kişinin yorumlama şekline göre normalde korktuğu durumla başa çıkabileceğinin örneğiydi. Bilişsel yaklaşımdan alıntılarsak, önemli olan durum değil, durumu yorumlama biçimidir. O gece meydandakiler ölüme ‘şehadet’ anlamı yükleyerek onu kutsadılar. Son tahlilde onlar için ölüm ‘yaşamın sonlanması’ndan öte kutsal bir görevin ifa edilmesi gibi deneyimleniyordu. Aksi halde açıkça ölüm tehlikesine karşı bu direniş mümkün olmayabilirdi.

Ölüme karşı durabilmeyi anlamak adına ‘İnsan ne için yaşar’ diye sorulabilir. Bu soruya Logoterapi açısından cevap verirsek, insan anlam için yaşar. Frankl’ın ifadesiyle ‘İnsanın temel ihtiyacı, uğruna çaba göstereceği bir hedef ve özgürce seçtiği bir amaç için mücadele etmektir’. Meydanlardakiler için o anda ‘uğrunda ölünecek’ bir  amaç vardı. Yani tankların önündekiler için yaşamın amacı ‘o anda ölmek’ti diye düşünülebilir. Yeter ki insan uğrunda öleceği bir anlam bulsun, ölümle başa çıkabilir. Zira mühim olan ölmek ya da yaşamak değil, hayatını adadığı anlamı kaybetmemektir. O gece insanlar hayatlarının anlamına sahip çıktılar. Bu anlam, özgürce yaşamak, milli iradeye ve demokrasiye sahip çıkmaktı.

Sonuç olarak, 15 Temmuzda ölüm kavramı ‘şehadet’ olarak tanımlanmış, bu uğurda direnmek kutsanmıştır, insanlar yaşamlarının anlamına ölüme kafa tutarak sahip çıkmışlardır. Bu sahip çıkış milli kimlikle yani ‘Bir’i biz yapan’, hepimizi aynı safta, ortak hedefte birleştiren yanımızla mümkün olmuştur. 

15 Temmuzla beraber toplumsal hafızamıza yeni bir destan eklendi ve sonraki nesillerin milli kimliğini bu gecenin kahramanları inşaa edecek.

Psk. Ela Reyhanlıoğlu

© 2014 Bahar Psikoloji Danışmanlık, Eğitim ve Yayıncılık A.Ş.