MAKALELER

İçin Dışına Çıkması: Kendinle Yüzleşme

İçin Dışına Çıkması: Kendinle Yüzleşme

İnsanın kendi içine dönmesi en zorlu yolculuk. İçine, içinin de içine (fihi    ma fih) seyir halindeyken yanınıza kendinizden başka    bir şey alamazsınız. Tüm yüzler, statüler, sıfatlar hepsi yüktür omuzlarda, ve en çok da kendi içinize giden uzun yolda onları taşımak  imkansızdır. İnsanın tamamen kendisi olarak, isminin yalın haliyle  yaptığı bu yolculuğa mesleğim gereği şahit oluyorum. Seyrine eşlik  ettiğim insanların içinde gördüğüm binlerce alemin büyüleyiciliği, bu  yolculuğun ihtişamı yazdırıyor bu satırları. ‘Hoşça bak zatına ki, zübde-i alemsin sen’ diyen Şeyh Galip’e, ‘Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır’ diyen Tebrizli Şems’e selam ile başlıyorum yazıma.

‘Ağlamaktan içim dışıma çıktı’ dediğinde danışanım, bu tabiri ilk kez duymuş gibi irkildim. Müthiş bir ifade dedim gayriihtiyari, tam olarak bu an ‘için dışa çıktığı an’ .

Ne zorluydu için dışa çıkması, ne çok gözyaşı akıyordu o anda. Hiç önemsenmeyen bir çocukluk anısı terapi sürecinde çok temel bir çalışma alanına dönüşüp doğum vaktinin ilk habercisi oluyordu. İşte biz o anıyla danışanın içini görmeye çalışırken, kişi yoğun duygular içinde sancılar çekmektedir. Bu sancılı anı hep doğum sancısına benzetirim. Hz Mevlana’nın  ‘Gürbüz bir çocuk doğuran ana çok sancı çeker’ cümlesinin vücut bulmuş halidir kişisel keşif süreci. Herkes kendi Ben’inde yeni parçalar doğurmak için kıvranır gözlerimin önünde. Bense sadece bir doğum hemşiresi kadar doğacak bebek ve doğuranın sağlığı için çaba sarfederken bulurum kendimi. Bu yolu aslında herkes kendi başına yürür, kanayan kendi ayaklarıdır, akan kendi teridir. Öyleyse terapist ne yapar? Terapist sadece bu yolun duraklarını bildirir, yol yorgunuyken kendinizi ve yolun başını-sonunu görmek zordur, terapist işte bunu gösterir. Siz kimsiniz, nerdesiniz ve nereye gidiyorsunuz bundan haber verir.

İçin dışa çıkması, bastırılan duygunun dışavurması, unuttuk sandığımız ufak bir anıya gün ışığının değmesi, bilinçdışına itip durduğumuz ama birtürlü susmayan olumsuz düşüncelerin dile düşmesi; işte tüm bunları sağlarsak terapi amacına ulaşabiliyor.

İyi de, niye bunu yapıyoruz kendimize? Niye içimiz karanlık bir mahzene dönüşüyor yıllar içinde?  Ya da bir danışanımın dediği gibi, madem bu kadar kötü, biz niye her şeyi bilinçdışımızda bastırıyoruz? Herkesin kendince bir cevabı vardır şüphesiz. Bunu danışanlarıma sorunca en sık aldığım cevap maalesef durumun ironisini ortaya çıkarıyor: Daha iyi bir yaşam için gömüyoruz tüm olumsuzlukları. Kavga çıkmasın, yuvam bozulmasın diye susan kadınlar, işimden atılırım, çocuklarıma bakamam diyen erkekler, hocayla çatışırsam okuldan uzaklaştırılırım diyip susan çocuklar ….. bu uzayıp giden listede ortak özellik, mevcut durumun bozulmasından kaygılanan kişilerin olması. Bilincimiz homeostaz (denge durumu) bozulmasın diye sürekli çabalıyor,bunun en kolay yolu da bastırma denilen savunma mekanizması. Bunu en çok da ilişkilerde görüyoruz. İlişkinin bozulması ve bu bozulmanın ardından gelen sürecin belirsizliği kişileri öylesine kaygılandırıyor ki, en iyisi susmak deyip bir parçayı daha gömüyoruz toprağımıza. ‘Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını’ ihtarına rağmen kendimizce kurtarıyoruz dünyamızı.

Ya sonra? Dış dengeyi korumak için sarfedilen onca çaba, içimize akıtılan onca gözyaşı, susarak geçiştirilen olaylar işimize yarıyor mu gerçekten? Üzülerek söylemeliyim ki: HAYIR!

İçimize atıp kurtuluruz sandığımız her şey başka bir sorun olarak tebarüz ediyor. Nevrotik kişilikler, iletişim sorunları, kaygı bozuklukları, duygudurum bozuklukları, psikosomatik hastalıklar, evlilik sorunları gibi binbir surete bürünüyorlar.  Dış dünyamızdaki dengeyi bozmamak adına yaptığımız her şey, ruh dengemizi bozuyor aslında.

Buna nasıl son verebiliriz?  İç ve dış dengemizi koruyabilmek için, içimize dönmeli, temiz bir gözle, temiz bir aynadan suretimizi seyretmeli. Bu seyrin kör noktalarımızla  (zafiyetlerimizle) zedelenmemesi içinse destek almak ise elzem. Ama öncelikle, bastırılan her bir parçanın sağlıkla çıkmasına önce kendimizin izin vermesi gerek. Ben’e dönmenin riskini bildiğimizden kaçınırız aslında. Bu dönüşün nelere mal olabileceği korkutur gözümüzü ve adım adım uzaklaşırız özümüzden. Ne zaman ki bu bastırmalar hastalığa dönüşür, işte o zaman yorgun bir mülteci gibi adım atarız anavatanımıza. Uzun yıllar gurbetçi olarak yaşayanlar bilir, vatanlarına dönünce anadilleri bile kulaklarına yabancı gelir. İşte bizde bu dönüşte bildiğimizi sandığımız her şeyin farklılaştığını görebiliriz. Ama vazgeçmek olmaz. İnsan doğduysak insan kalmak bir yükümlülük. İçimiz dışımıza çıkmalı, kendimizle yüzleşmeliyiz.

Şair Cahit Zarifoğlu’nun zarif üslubuyla dediği gibi ‘İçimiz hep bir hoşçakal ülkesi’. Anavatanınızı (kendi içinizi) ziyaret edin, sadece hoşçakal’lar, vedalar kalmasın orada, yeni doğumlara merhaba diyebilelim.

Psk. Ela Reyhanlıoğlu

© 2014 Bahar Psikoloji Danışmanlık, Eğitim ve Yayıncılık A.Ş.