MAKALELER

Sessizliğin Ruhu

Sessizliğin Ruhu

Ne kadar olmuştu yalnız sinemaya gitmeyeli, dışarıda tek başına kahve içmeyeli, yalnızken yemek yapmayalı. Önceden ne de sık yapardı bunu. Sahilde yürümeyi, dalgaların sesine kulak vermeyi, kuşların kendi aralarındaki muhabbetini, martıların gökyüzünde süzülüşünü, yeşili, doğayı pek severdi. Bazen boş bir banka oturur, çevresindeki insanları gözlemler ve onların yaşamıyla ilgili düşünürken bulurdu kendini. Kol kola yürüyen yaşlı bir çift gördüğünde bir gün, kim bilir ne kadar zor bir hayat yaşamışlardı diye geçirdi içinden. Yaşam yolunun yüzüne yansımış haliydi sanki yüzündeki çizgiler. Ya bakışlarındaki yorgunluk, tüm dünyayı sırtlamış olmanın getirdiği omuzlarındaki çökkünlük. İçten içe bu düşüncelerle boğuşurken diğer tarafta balık tutan insanlar, bisiklete binen çocuklar, geçim derdine düşmüş vapura yetişmeye çalışanlar, alelacele simit alıp karnını doyurmaya çalışanlar girdi radarına. Hayat oturduğu yerden yavaş akıyordu, sahi zaman ne kadar da değişkendi. Sevdikleriyle sohbet ederkenki zamanla, bir yakınının ameliyatını beklerkenki zaman aynı zaman mıydı gerçekten? Tuhaf, hem de çok tuhaftı. Üzerine düşünse bile anlayamadı, kime sorsan anlatamazdı belki de. Hiçbir şey anlatıldığı gibi değil yaşandığı gibiydi çünkü.

Şimdilerde ise eskiden yaptığı şeyleri artık yapamaz olmuştu. Üzerine düşünmez olmuştu birçok şeyin. Eve geldiğinde ya müziğin sesini açar ya da haber izler olmuştu. Yarım kalan kitapları vardı kapağını açmadığı aylardır. Sessizliği sevmiyordu artık. Sessizliğin güçlü bir duygusu vardı. Sessizlik koca bir çığlık gibi geliyordu ona, kendi sığ sularında boğuluyordu sanki. Neden tahammül edemez olmuştu sessizliğe? Neydi onu bu kadar rahatsız eden şey? Kendisiyle temas etmesine neden oluyordu esasen sessizlik. Sessizlik, geçmişiyle ilgili pişmanlıklarını, keşkelerini, yapamadıklarını, gelecekle ilgili korkularını, endişelerini fısıldıyordu kulağına usulca. Ölümden korkuyordu belki de. Sessizlik ölüme benziyordu çünkü. Sevdiği birini kaybetmemişti hiç. Ama kaybetmeye çok yaklaşmıştı. Belki de o zamandan beri sevmiyordu sessizliği. Ölüm ne tuhaf bir şey diye düşündü. Herkesin tecrübe ettiği/edeceği ama kimsenin bu tecrübesini paylaşamadığı gizemli bir şey.

‘Ruh ve Beden’. Birçok şey vardı uğruna yazılan. Felsefi, psikolojik, sosyolojik, spritüel yaklaşımlar. Birbirinden bağımsız olduğunu söyleyen de vardı ayrıştırılamaz diyen de. Ruhun özgür olduğunu söyleyen de vardı, bedenin özgür olduğunu söyleyen de. Beden yer kaplar ama düşünemez, zihinse düşünür ama yer kaplamaz diyen Descartes geldi bir an aklına. Bu konuyla ilgili karışıktı kafası. Düşünmedi daha fazla üzerine uzun uzadıya.

Varoluşsal kaygı diye okumuştu bir yazıda tüm kaygıların esas nedeni. Kendi varlığını sürdürme çabası, isteği, arzusu. Sonsuzluk isteğinin, mutlak olma arzusunun bir sonucuydu belki de varoluşsal kaygı denilen şey. Ölüm sahiden korkulacak bir şey miydi? Belki de ölümdü uğruna yazılan onca aşk ve sevginin ilham perisi. İnsanların birbirine nazikçe davranmasının sebebiydi belki de. Başkasına zarar vermekten alıkoyan, karşıdakini koruyup kollatan, adaleti öğreten, hak hukuk bildirtendi belki de ölüm. Kim bilir…

Sessizlik artık eskisi gibi gelmiyordu ona. Yeniden doğayı keşfetmeyi, tüm seslere kulak vermeyi, fark etmeyi, bakmaktan öte görebilmeyi, duymaktan öte dinlemeyi, kendine temas etmeyi arzuladı yine eskisi gibi. Sessizlik içinde kaybolmayacağını, aksine ona çok şey öğreteceğini biliyordu artık. ‘Beni sessiz de sevebilir misin’ demişti şair. Evet sevebilirim.

Psk. Handan Erdoğan

© 2014 Bahar Psikoloji Danışmanlık, Eğitim ve Yayıncılık A.Ş.