MAKALELER

Söz Gümüş, Sükût Altın Mıdır?

Söz Gümüş, Sükût Altın Mıdır?

Aman kızım/oğlum ne kadar ayıp, öyle şey söylenir mi, bidaha duymayayım, öyle büyükler varken küçükler konuşmaz, su küçüğün söz büyüğündür, kim ne derse desin sen saygını bozma, uslu çocuk ol, misafirliğe gidince onu bunu istiyorum deme, oyuncakları dağıtmadan oyna, bana karşılık verirsen senin annen olmam, baban senin için gece gündüz çalışıyor sen yaramazlık yapıyorsun, kaç yaşına geldin hala nerde nasıl konuşulur öğrenemedin, aman buna ağlanır mı kocaman adam oldun sen, kızım öyle bağırılır mı sesini duydu komşular … Ve daha niceleri. Konuşmamayı, hakkımızı aramamayı, duygumuzu göstermememiz gerektiğini öğrendik. Sonrasında zihnimizden her daim geçen ve yakamızı bir türlü bırakmayan bu cümlelerle yaşar olduk: Hayır desem ayıp olur mu, şimdi bunu söylersem uygun olur mu, keşke söylemeseydim, acaba onu kırdım mı, arasam mı, yarın özür dileyeyim hiç olmazsa, erkek adam ağlamaz, kadının sesi çıkmaz… Eve gelip saatlerce üzerine düşündüğümüz cümlelerimiz, uykularımızın kaçışı, ilişkilerimizde kendimizi ifade edemiyor oluşumuz gibi birçok davranışımızın altında yatan çocukluk anılarımız.

Peki ya yetişkin olduğumuzda… Kendinizi düşünün, çok konuşur musunuz, hep susar mısınız, kime öfkelenirsiniz, hangi konularda daha kırılgan ve incinmiş hissedersiniz, duygunuzu nasıl gösterirsiniz, ya da gösterir misiniz, ağlar mısınız mesela, sevincinizi paylaşır mısınız, övüldüğünüzde ne yaparsınız, suçluluk ya da utanç duymak size nasıl gelir. Kendi iç dünyanızın farkında mısınız? Başkalarına odaklanmaktan kendinize varamadığınız çok zamanlar olur mu? Kendinizle yüzleşmekten korkar mısınız? Tüm bunları düşündüğünüzde hislerinizin, düşüncelerinizin, davranışlarınızın gelişiminde çevrenin rolünün oldukça etkin olduğunu fark edeceksiniz.

Biraz kafanız karışmış olabilir. Bu durumda hep konuşalım, ağzımıza ne gelirse söyleyelim, kontrolsüzce yaşayalım, içimizden geldiği gibi mi davranalım. Aslında her şey zıddıyla vardır ve anlamlıdır. Öfke hoşgörüyle, mutluluk üzüntüyle, ayrılık özlemle, direnç kontrolsüzlükle, sevgi nefretle birlikte vardır. Duygunuzu gösterip göstermediğiniz ve daha da önemlisi nasıl gösterdiğinizdir esas olan. Örneğin yakın ilişkinizde karşı taraf sizin hiç de hoşunuza gitmeyen bir şey yapıyor ve siz sürekli susuyorsunuz. Siz sustukça o yapmaya devam ediyor haliyle. Sonrasında siz bir gün çok öfkeleniyorsunuz ve ilişkiniz yıpranıyor zedeleniyor. Peki sizin bu kadar öfkeli olmanız, susmanızdan bağımsız mı? Tabi ki hayır. Bir duyguyu ne kadar uçta yaşarsanız onun kontrasındaki duyguyu da o kadar uçta yaşamanız çok olası. Peki neden böyle davrandınız? Çünkü susmayı, konuşursanız ilişkinizin biteceğini, susmanın kendinizi ifade etmekten daha elzem olduğunu öğrendiniz.

Peki klinik açıdan bakacak olursak nelerle karşılaşırız? Sınıfta söz alamayan, minibüste ineceği durağı söyleyemediği için ne zaman kapı açılırsa o zaman inen, aile içinde konuşmayan, hata yapmaktan ve başkasını kırmaktan korktuğu için çoğunlukla susan, sosyal fobi düzeyine varan vakalara rastlamak böyle çevrede yetişen bir kişi için hiç de tesadüf olmasa gerek. Ya da tam tersi her zaman konuşan, her kavgaya karışan, sürekli haksızlığa uğradığını hisseden, pasif kalırsa ve susarsa ezileceğini düşünüp başkalarını aşağılayan antisosyal/narsisistik kişilik özelliklerine sahip bir yetişkin ile karşılaşmak da çok muhtemel.

Her zaman patolojik bir sonuç çıkacağını söyleyemeyiz elbette. Kendi içimizde neler yaşarız, ne hisseder ne düşünürüz. İnsanlar vardır incinmemek ya da incitmemek için yüzeysel ilişki kurarlar. İnsanlar vardır hep başkalarının derdini dinleyerek kendilerinden kaçarlar. İnsanlar vardır öfkelenemezler bir türlü, ağlayamazlar, boğazım düğüm oldu der bir damla gözyaşı akıtamazlar. İnsanlar vardır hep suçlu hisseden, bir şey isterken utanan. İnsanlar vardır susan, sustukça yaralanan. İnsanlar vardır hep konuşan, konuşmazsa kendini yetersiz, değersiz hisseden. İnsanlar vardır onay bekleyen, özgürleşemeyen. İnsanlar vardır dur durak bilmeyen, sürekli çalışan, kendisiyle baş başa kalamayan, yalnızlığın ürkütücü geldiği. İnsanlar vardır, kırılganlığından hareket edemeyen, derinden nefes alan. İnsanlar vardır ne zaman yanlış bir şey yapsa ah vah eden. İnsanlar vardır başkasına verdiği şefkati kendisine veremeyen.

Peki böyle yetiştik, bizim suçumuz ne, artık bu saatten sonra değişemez miyiz? Kesinlikle hayır, değişmeyen tek şey değişimin kendisi demiş Herakleitos. Ancak değişimden korkabiliriz. Bizim için ne kadar zorlu bir yol da olsa hep aynı yolda ilerlemek isteriz. Çünkü kendimizi en iyi hissettiğimiz en güvenli yerdir burası. Değişim kaygılarımızı, güvensizliğimizi, çaresizliğimizi, belirsizliğimizi ve yaşamın risklerini sırtlanmamızı gerektirir. Değişim için risk almaya, risk almak içinse cesarete ihtiyacımız var. Kendimize varabilmemiz içinse biraz durmaya, dinlenmeye soluklanmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sizde varolan potansiyelin açığa çıkmasına izin vermenizi temenni ederim…

Sevgilerime…

Psk. Handan Erdoğan

© 2014 Bahar Psikoloji Danışmanlık, Eğitim ve Yayıncılık A.Ş.